BOLLUK REZONANSI
İnsan Parayla Değil, Değerle Nasıl Bir İlişki Kurar?
Para, özdeğer, alma-verme dengesi, emeğin karşılığı ve kaynaklarla kurduğumuz ilişkinin seçimlerimize nasıl yansıdığını ele alan bir yazı.
Goldkozmos, Özge Batıgün tarafından kurulan kozmik enerji ve kişisel gelişim platformudur. Kurucuyu ve yaklaşımımızı tanı →
İnsan parayla ilişkisini çoğu zaman yalnızca ne kadar kazandığı üzerinden değerlendirir. Oysa para, hayatımızdaki en görünür konulardan biri olsa da onunla kurduğumuz ilişki çoğu zaman görünmeyen yerlerde şekillenir. Çocukken evde para hakkında nasıl konuşulduğu, eksikliğin nasıl yaşandığı, başarıya hangi anlamların yüklendiği, zengin insanların nasıl anlatıldığı, çalışmanın değerle nasıl ilişkilendirildiği zamanla zihnimizde küçük cümlelere dönüşür. “Para zor kazanılır.” “Çok isteyen insan açgözlüdür.” “Bizim ailede kimse öyle büyük paralar kazanmadı.” “Elindekinin kıymetini bil, fazlasını isteme.” “Önce çok çalışmalısın, sonra belki rahat edersin.” İnsan bu cümleleri yıllarca taşıdığında, yetişkin olduğunda yalnızca para kazanmaya çalışmaz; aynı zamanda para hakkında öğrendiği bütün eski anlamlarla da yaşamaya devam eder. İşte bolluk rezonansı dediğim yer biraz burada başlar. Ne kadar paran olduğundan önce, paraya, değere, almaya, üretmeye ve sahip olmaya içeride hangi anlamları verdiğinle ilgilidir.
Bolluk denildiğinde çoğu insanın aklına daha fazla para gelir. Oysa bolluk yalnızca miktar değildir. İnsanın hayatında kaynaklarla kurduğu ilişkinin tamamıdır. Zamanını nasıl kullandığın, emeğinin karşılığını nasıl belirlediğin, bir fırsat geldiğinde onu alabilecek kadar kendine güvenip güvenmediğin, bir şey istediğinde bunu istemeye hakkın olup olmadığını nasıl değerlendirdiğin, kazandığın şeyi koruyup koruyamadığın da bu ilişkinin parçalarıdır. İnsan bazen para kazanmak ister ama kazandığında onu tutamaz. Bazen daha fazlasını hak ettiğini söyler ama ücret belirlerken sürekli geri çekilir. Bazen fırsat bekler ama fırsat geldiğinde “ben yapamam” diyerek kendisini dışarıda bırakır. Sonra hayatın ona yeterince vermediğini düşünür. Oysa bazı durumlarda mesele yalnızca dışarıdan ne geldiği değildir; insanın gelen şeyi kabul edebilme kapasitesi de önemlidir.
Kendilik duygusu ile bolluk arasındaki ilişki tam da burada görünür hale gelir. İnsan kendi emeğini değersiz gördüğünde, başkasının ona verdiği değeri de kolay kolay kabul edemez. Yaptığı işi sürekli küçümser, “bunu herkes yapabilir” der, ücret isterken utanır, bir başarı kazandığında bunu şansa bağlar. Başkası aynı şeyi yaptığında profesyonel bulduğu işi kendisi yaptığında sıradan görür. Çünkü insan bazen kendi değerini tanımadığı için değil, değerli olduğunu söylemenin kendisine fazla geldiği için geri çekilir. Görünür olmak kibir gibi, istemek ayıp gibi, kazanmak tehlikeli gibi hissettirebilir. Böyle olunca bolluk isteği ile bolluğu taşıyabilme hali arasında sessiz bir çatışma oluşur.
Bazı insanlar için para güvenliktir. Bazıları için özgürlük. Bazıları için güç. Bazıları için kontrol. Bazıları içinse sürekli kaybedilebilecek bir şey. Bu yüzden aynı miktardaki para iki insanda tamamen farklı duygular yaratabilir. Biri kazandığında rahatlar, diğeri kaybetme korkusuyla daha da gerilir. Biri harcadığında keyif alır, diğeri en küçük harcamada suçluluk hisseder. Biri yatırım yapmayı gelecek kurmak olarak görürken diğeri paranın elinden çıkmasını tehdit olarak algılar. Para kendi başına bütün bu anlamları taşımaz. İnsan yıllar boyunca ona anlam yükler ve sonra o anlamların içinde davranmaya başlar.
Belki de bollukla ilgili en önemli farkındalıklardan biri şudur: Para konusunda aldığımız kararların tamamı matematikten ibaret değildir. Bazen duygularımız bütçemizden daha güçlüdür. Kendimizi kötü hissettiğimizde kontrolsüz harcayabilir, korktuğumuzda hiçbir şeye yatırım yapamayabilir, birine değerimizi kanıtlamak için gereğinden fazla para harcayabilir, ailemize yardım etmeyi sevgiyle karıştırıp kendi sınırlarımızı zorlayabiliriz. Bazen paramız olduğu halde yokmuş gibi yaşarız, bazen yokken varmış gibi davranırız. Çünkü para, insanın iç dünyasındaki pek çok şeyi görünür hale getiren güçlü bir alandır.
Bolluk rezonansını yalnızca “pozitif düşünürsen para gelir” gibi bir fikirle açıklamak bu yüzden yetersiz kalır. Düşünceler elbette davranışlarımızı etkileyebilir ama hayatın ekonomik gerçekleri, fırsatlar, eğitim, koşullar, piyasa ve içinde yaşadığımız sistem de vardır. İnsan bütün bunları yok sayarak yalnızca zihnini değiştirip her sonucu kontrol edemez. Fakat kontrol edemediğimiz koşulların varlığı, kendi payımızı görmemize engel değildir. Stoa’nın burada hatırlattığı şey oldukça nettir: Bütün sonucu yönetemezsin ama kendi seçimin, hazırlığın, emeğin ve tutumun konusunda bir alanın vardır. İnsan bollukla ilişkisinde de önce bu alanı tanımak zorundadır.
Çünkü bazen hayatımızda para eksikliğinden söz ederken aslında düzen eksikliğini konuşuyoruzdur. Ne kazandığımızı bilmiyoruzdur, nereye harcadığımızı takip etmiyoruzdur, plansız hareket ediyoruzdur ama bütün bunların üzerine “para bende durmuyor” gibi değişmez bir kimlik kurmuşuzdur. Bazen sorun fırsat gelmemesi değil, elimizdeki fırsatı küçümsemektir. Çok küçük olduğu için başlamayız. Mükemmel olmadığı için üretmeyiz. İlk adımın bize hemen büyük bir sonuç getirmeyeceğini bildiğimiz için erteleriz. Sonra yıllar geçer ve hâlâ büyük başlangıcı beklediğimizi fark ederiz. Oysa bolluk çoğu zaman büyük bir kapının açılmasıyla değil, insanın küçük kaynakları daha bilinçli kullanmaya başlamasıyla büyür.
Üretkenlik de bollukla düşündüğümüzden daha yakın bir ilişkidedir. Fakat üretkenlik sürekli çalışmak anlamına gelmez. İnsan kendisini tüketerek de çok şey üretebilir ama bu sürdürülebilir olmayabilir. Bolluk yalnızca daha fazla yapmak değil, yaptığının karşılığını alabileceğin bir düzen kurabilmektir. Sürekli başkalarının ihtiyaçlarına yetişirken kendi işine zaman ayıramayan biri, çok çalışıyor olabilir ama kendi hayatında bir şey inşa etmiyor olabilir. Her gelen işe evet diyen biri kazanç elde ediyor gibi görünürken aslında enerjisini ve zamanını dağıtıyor olabilir. Bu yüzden insan bazen bolluğu artırmak için daha fazla şey yapmak yerine bazı şeyleri bırakmayı öğrenmek zorundadır.
Bollukla ilgili bir başka zor mesele de alma kapasitesidir. Vermek çoğu insana daha güvenli gelir. Yardım etmek, destek olmak, bir şey sunmak kontrol hissi verir. Fakat almak insanı daha savunmasız hissettirebilir. İlgi almak, para almak, destek kabul etmek, yapılan işin karşılığını istemek bazı insanlar için düşündüğünden daha zor olabilir. Çünkü almak insanın kendi değerini kabul etmesini gerektirir. “Bunu hak ediyorum” diyebilmek, özellikle yıllarca değeri fedakârlıkla ölçmüş biri için kolay değildir. İnsan bazen vermeyi cömertlik sanarken aslında almaktan kaçıyor olabilir.
Çocukken “iyi insan paylaşır” cümlesini öğrenmiş olabiliriz ama “iyi insan kendi ihtiyacını da önemser” kısmı çoğu zaman söylenmez. Başkalarına yardım ederken kendi kaynaklarını tüketmek erdem değildir. Sürekli borç verip kendi hayatını zorlaştırmak bolluk değildir. Emeğinin karşılığını istememek tevazu değildir. Kendini yok sayarak başkasını rahat ettirmek de fedakârlığın sağlıklı biçimi değildir. Bolluk biraz da insanın vermekle almak arasında denge kurabilmesidir. Çünkü yalnızca veren bir sistem sonunda tükenir, yalnızca alan bir sistem ise ilişki kuramaz.
İnsan kendi parasal geçmişine dürüstçe baktığında bazı tekrarlar görebilir. Para eline geçtiğinde hızla bitmesi, her yükselişten sonra bir düşüş yaşaması, tam düzen kuracakken vazgeçmesi, gelir arttığında harcamanın da aynı hızla artması… Bunların hepsini mistik bir kader gibi görmek yerine davranış örüntülerine bakmak daha dönüştürücü olabilir. Bazen insan kendisine tanıdık gelen ekonomik seviyeye geri dönmeye çalışır. Daha fazla kazandığında garip hisseder, bunu sürdüremeyeceğini düşünür ve fark etmeden eski düzenine döner. Çünkü insanın alıştığı şey yalnızca para miktarı değil, kendisi hakkında taşıdığı kimliktir. “Ben zaten hep kıt kanaat geçinirim” düşüncesi uzun süre tekrarlandığında, daha farklı bir hayat kurmak yalnızca maddi değil kimliksel bir değişim haline gelir.
Bolluk rezonansı bu yüzden insanın kendisine “Ne kadar para istiyorum?” diye sormasından önce “Para benim için ne demek?” diye sormasını gerektirir. Daha çok kazansan ne değişirdi? Kendini daha değerli mi hissederdin? Daha güvende mi? Birilerine kendini kanıtlamış mı olurdun? Yoksa yalnızca daha rahat yaşamak mı isterdin? Bu soruların cevabı önemlidir çünkü insan bazen paradan paranın veremeyeceği bir şeyi bekler. Para bazı sorunları gerçekten çözebilir, hayatı kolaylaştırabilir, seçenekleri artırabilir, güvenlik sağlayabilir. Ama insanın kendi değerini tamamen paraya bağladığı yerde miktar arttıkça huzurun da aynı oranda artacağına dair bir garanti yoktur.
Aynı şey eksiklik hissi için de geçerlidir. İnsan bazen elinde çok şey olduğu halde zihinsel olarak sürekli yetersizlik içinde yaşayabilir. Çünkü kıtlık yalnızca maddi değildir. “Yetmez” duygusu bir düşünme biçimine dönüşebilir. Yeterince param yok, yeterince zamanım yok, yeterince yetenekli değilim, yeterince takipçim yok, yeterince başarılı değilim… Böyle bir zihin ne elde ederse etsin gözünü bir sonraki eksikliğe çevirir. Bu nedenle bolluk, sahip olduklarımızı romantikleştirip daha fazlasını istemekten vazgeçmek değildir. Elindekini görebilirken daha fazlasını da isteyebilme dengesidir. Şükretmek ile hedef koymak birbirinin zıttı değildir. İnsan bugünkü hayatını küçümsemeden yarın için daha fazlasını kurabilir.
Spiritüel dünyada bolluk uzun süre “evrene doğru mesajı gönderme” fikri üzerinden anlatıldı. Belki bunun insanlara umut veren bir tarafı vardı ama umut tek başına sistem kurmaz. Bir niyet, davranışla buluşmadığında çoğu zaman yalnızca güzel bir düşünce olarak kalır. Daha fazla gelir istiyorsan bazen yeni bir beceri öğrenmen, daha görünür olman, ücretini yeniden düzenlemen, bütçeni takip etmen, bir projeyi gerçekten bitirmen veya uzun süredir korktuğun bir adımı atman gerekir. Bolluk bazı dönemlerde daha fazla inanmak değil, daha düzenli davranmak olabilir. Çünkü hayatımızdaki birçok değişim sessiz, tekrarlanan ve pek de büyülü görünmeyen kararlarla oluşur.
İnsanın bollukla ilişkisi aynı zamanda sabırla da ilgilidir. Günümüzde her şey hızlı sonuç üzerinden anlatıldığı için küçük ilerlemeler değersiz görünmeye başladı. Bir işe başlanıyor ve birkaç hafta içinde büyük sonuç alınmadığında bırakılıyor. Bir içerik üretiliyor, hemen karşılık gelmezse yanlış olduğu düşünülüyor. Yeni bir düzen kuruluyor ama birkaç gün aksayınca tamamen terk ediliyor. Oysa hayatın büyük bölümünde sonuçlar bizim istediğimiz hızda oluşmaz. Stoa burada yeniden devreye girer. Sonucu tamamen yönetemezsin ama devam edip etmeyeceğini yönetebilirsin. Tohumun hangi gün büyüyeceğini belirleyemezsin ama toprağı sulayıp sulamayacağına karar verebilirsin.
Belki bollukla ilişkimizde en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey de budur: Sonuç ile özdeğeri birbirinden ayırmak. Bir işin tutmaması senin değersiz olduğunu göstermez. Bir ay az kazanmak başarısız bir insan olduğun anlamına gelmez. Bir fırsatı kaçırmak hayatın sana kapandığı anlamına gelmez. İnsan her sonucu kendi kimliğine çevirdiğinde üretmekten korkmaya başlar. Çünkü artık başarısız olan proje değildir, kendisidir. Böyle yaşayınca denemek bile tehlikeli hale gelir. Oysa insanın kendisine daha geniş bir alan açması gerekir. Bir şey işe yaramayabilir. Yeniden düzenlenebilir. Başka bir yol denenebilir. Para kaybedilebilir ve yeniden kazanılabilir. Planlar değişebilir. Bunların hiçbiri insanın değerini tek başına belirlemez.
Belki de gerçek bolluk, insanın hayatında hiçbir zaman eksiklik yaşamaması değildir. Eksiklik geldiğinde kendisini kaybetmemesidir. Paranın azaldığı bir dönemde korkabilir ama bütün geleceğini o korkuya teslim etmez. Bir plan bozulduğunda yeniden düşünebilir. Kazandığında kendisini sabote etmek yerine bunu taşıyabilir. Başkasının başarısını gördüğünde kendi hayatının bittiğini düşünmez. İhtiyacı olduğunda yardım isteyebilir, kazandığında paylaşabilir, ama kendisini de unutmaz.
İnsan bollukla daha sağlıklı bir ilişki kurmaya başladığında hayat bir anda kusursuz hale gelmez. Fakat bazı şeyler sessizce değişir. Artık her fırsatın peşinden koşmaz, kendisine uygun olanı seçmeye başlar. Daha fazla kazanmak için kendisini sürekli tüketmesi gerekmediğini fark eder. Parayı yalnızca harcanacak ya da korkulacak bir şey değil, yönetilecek bir kaynak olarak görmeye başlar. Emeğine fiyat biçerken utanmaz. Başarısını küçültmez. Bir şey istediğinde bunu istemesinin ayıp olmadığını bilir. Sahip olduklarını görebilirken daha fazlasını da kurabilir.
Belki bolluk rezonansı tam olarak budur. Hayatın sana sürekli daha fazlasını vermesini beklemek değil, eline geçen şeyi görebilecek, yönetebilecek ve büyütebilecek bir iç düzen kurmak. Para geldiğinde korkmamak, para azaldığında kendini değersiz sanmamak, başarıyı kimliğinin tek ölçüsü haline getirmemek ve kendi emeğinin karşılığını istemekten çekinmemek. Çünkü bazen bolluğun önündeki en büyük engel, hayatın bize hiçbir şey vermemesi değildir. Elimizdekiyle ne yapacağımızı öğrenmeden sürekli daha fazlasını beklememizdir.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yap. Giriş yap

KEŞİFTEN KENDİ YOLCULUĞUNA
Kendine bir çalışma alanı aç.
Semboller üzerine düşünmek, kendini tanıma yolculuğunun bir başlangıcı olabilir. Kozmik enerji yaklaşımımızı tanı, kişisel gelişim ve birebir çalışma seçeneklerini kendi ihtiyacına göre incele.